Türkiye Lokanta ve Pastacılar Federasyonu
Türkiye Lokanta ve Pastacılar Federasyonu
Atatürk

Misafir ve Çorba Geleneği

On yıldır sende ben misafirim / Bugün değil ama yarın giderim / Annem hasta , çalışır pederim /Ben, sende misafirim.”

30 Ekim 1961 tarihinde Türkiye  ve Federal Almanya  arasında varılan anlaşma gereği  “Ekonomik Göç”  olarak başlayan bir serüvenin adıdır Misafir. Yaş ortalaması  yirmi beş  olan ve bir umutla kapılara yığılan insanlar dişlerine kadar bakılan  çok zor sağlık  kontrollerinden geçecek, dillerini törelerini bilmedikleri topraklarda çalışıp, -para kazanma umuduyla gittikleri bu topraklardan- yıllar  sonra hayal kırıklıklarıyla döneceklerdir.

Sirkeci Garı’ndan haftanın iki günü kalkan trenlerle gittikleri ülke hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayan Türk işçileri için tam bir macera  olan bu göç ekonomik, sosyal sorunları da beraber getirmiş; göçlere hazırlıksız olan Almanya  yıllarca süren bir sorunun tam da ortasında buluvermiştir kendini… Ünlü yazar Max Frisch durumu “İşçiler bekledik, geldiler ama onların insan olduklarını unuttuk ” sözüyle özetleyecektir.

Ya Türkiye? Almanya’da zorlu ve ağır mı ağır  çalışma koşullarını gizleyerek, “Almanya bol para, zenginlik” yalanına kendilerini inandıran işçiler dönüşlerini adeta bir imparator edasıyla yapmış, kendi kültürünü istemeden de olsa yadsımıştır. Böylece –ciğerleri çürümüş, ellerini , kollarını ağır makinelere kaptıran – imparatorlar (!) ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamamışlardır. Türk işçileri için durum, -katlanılması güç- bir eşikte kalma sorunudur. Onlar ne Türk ne de Almandır artık. Almanya’da “Kara kafa Türk (Kanak)” olan tanımlama, kendi yurtlarında “Gasterbaiter” e dönüşecektir.

Federal Almanya’nın o yıllarda kendi insanına bile sağlayamadığı koşulların kendisine tanınacağına inanan memleket insanı için her şey bir yabancılaşma, yabancı sayılma sorunudur. Göçün getireceği  uyum sorunu hiç düşünülmemiş; ilk üç yılda Alman topraklarına ayak basan yüz bin insan  için dil sorununu çözmek şöyle dursun; giderek büyüyen sorun “saldım çayıra,mevlam kayıra” anlayışı içinde halının altına süpürülmeye çalışılmıştır. Sorun görmezden gelindikçe, artan yabancı düşmanlığı giderek Türk nefretine dönüşecek; Alman topraklarında bir çok insan bu şiddet sonucu hayatını yitirecektir.

O yıllarda yapılan ve nefretin duvarını yükselten “Türkleri Öldürün” şarkı sözlerini hatırlamak bile insanın tüylerini diken diken yapmaya yetiyor.

 “Sarımsak yiyorlar/ Almanya’ya geliyorlar / Sadece kendi geleneklerinde yaşayıp / sadece pisletmeyi biliyorlar/ Ve bu yüzden öldürülmeleri gerekiyor”

Çok değil, on yıl sonra yabancı topraklarda kendi halinde  yaşamaya çalışan insanımızın umutları yerini kara bulutlara, rüyaları yerini kabusa bırakacaktır.

***

Bu trajik konuyu,  yazar Bilgesu Erenus ülkemizin köklü bir geleneğinin içinde irdelemeye çalışır. Erenus’un  gurbetçi olmak, kendi memleketinde misafir sayılmak olgusunu Misafir oyununda tartışırken, konunun en ağır yerinde çorbanın sıcaklığına, iyileştirici gücüne başvurması da bir tesadüf değildir elbette.

Kalabalık bir aile içinde yetişen, kıraç topraklarının verimsizliği içinde yiyecek ekmek bulmakta, yeni doğan bebesine bakmakta zorlanan çoban Musa için tek çıkar yol vardır; Almanya’ya vasıfsız işçi olarak gitmek.

Gidene kadar zanaat öğrenmek için bir keçe ustasının yanında alır soluğu. El hüneri, alın teri keçenin terine karışacak, kısa zamanda çoban kepeneği, yaygı ve kilim alanında yaptığı keçelerle ünlenecektir Musa. Ama onun gönlündeki tek ateş, tek umut Almanya’dır.

Yazar Erenus, çoban Musa’nın öyküsünü yaren (arkadaş, dost)  geleneği içinde irdelerken, esnafın örgütlenmesinin, dayanışmasının nasıl yok olduğunu, nasıl yozlaştığını da gösterir bir yandan. Yarenler dağılmış, yurt dışına gitmiş, gidenlerin çoğu dönmemiştir. Öyle ki, Almanya’dan dönüş yapan Musa’nın hallerini konuşmaya gelen, Musa’nın yaren evinden atılması için toplanan kişi sayısı beşi geçmez. Onlar da, bir zamanlar Musa’ya keçe sanatını öğreten Yiğitbaşı’nın gayretiyle, zoruyla toplanmıştır.

Kültür şoku ve kültürel yozlaşma içinde savrulan Musa bu toplantıyı basar. Sarhoştur ve esnafın arasına sarhoş gelmek yaren evi geleneğine göre büyük suçtur.Bir zamanlar arkadaşı olan esnaftan kişilerle son kez hesaplaşma ve vedalaşma için evi basan Musa için en trajik nokta, Almanya’ya giderken geride bıraktığı evladının sıra evine onu almak istememesi, karşıcı çıkmasıdır.  Yiğit oğlan büyümüş, Yiğitbaşı’nın emekleriyle iyi bir keçe ustası olmuştur. Onun da katıldığı,esnafın  Musa Halleri’ni yansıladıkları oyun acımasız ve zalim bir oyundur. Bilgesu Erenus’a göre, bu acımasız ve zalim oyunun Almanya’da yaşananlardan pek farkı yoktur.

YİĞİTBAŞI    - Musa Tezer!(Sessizlik. Yiğitbaşı kararlarını beklercesine tek tek bakar yarenlere. Hepsinde belirli bir nefret.)

ALİ      -Benim için öyle biri yok. (Saatine bakar.) Çoktan bitmiştir Musa.

BAHRİ            - Son günlerde iyice gıcık alıyorum vallaha. Nesine güvenip de öyle…

OSMAN          - Geçende karşıdan geliyordu. (Öykünür) Böyle pis bir sırıtma yüzünde…

YARENLER   - Eee?

OSMAN          - Yolumu değiştirdim hemen.

ÇAVUŞ           - Bana haber salmış, eve gelmezse evlatlıktan reddedeceğim diye.

OSMAN          - Gitme, gitme! Sakın ha!... Gidersen bak sonra… (Labarba)

ÇAVUŞ           - Ayrıca benim babam değildir o. Benim babam yiğitbaşıdır ancak.

ALİ                  -Canım, Osman emmin kütük itibariyle konuştu. Onun öyle olduğunu                              bilmeyen mi var?

OSMAN          - Hele bir iyice yalnız kalsın… Belki aklı başına gelir.(Kısa sessizlik)

YİĞİTBAŞI     - Demiş, toplanalım eskisi gibi. Bizi çiğneyip de sıra evi geleneğini başlatacak     aklı sıra.(Yiğitbaşı Musa’nın resmini çıkarır cetvelden)Kararı açıklıyorum: Meydan sırası, Musa Tezer’in yarenliğini hazır bulunanların oy birliğiyle, feshetmiştir.

BAHRİ                        - (Çavuş’a) Yeğenim, şu Herr Musa’ya yaktığın türküyü çalıp söyle bir hele.  (Saatine bakar.) Biz de gidecektik ya… Ağız tadıyla gidelim hiç değilse. Hadi len hadi!

HEPSİ- Arabası son marka /Arsa tarla tapuda /Kasım kasım kasılır /Parmak koptu tornada

HEPSİ (Türküye katılmaya çağırır ötekileri) El çırpmayanın elinde kara kabarcık çıka!(Yarenler el çırparak nakarata katılırlar) Herr Alamancı Musa/Ah vah eder Alamanda/Unuta kor burada

***

Bilgesu Erenus yaren evinin oyun çıkarma geleneği içinde ilk bölümde Musa’nın memleket hallerini gösterir bize. Yiğitbaşı, özü sözü doğru  her esnafın yaptığı gibi, özeleştiriye çağırır yarenleri ve onları oyun çıkarmaya davet eder:

Yiğitbaşı Yarenler, siz gelin hele büyük sözü dinleyin. Gelin, Musa’nın hallerini en baştan alalım. Bakarsın, Musa’nın hallerinde hepimizin tuzu biberi vardır. Bakarsın, yönü yordamı değişir öfkemizin. Bakarsın, Musa’nın halleri hepimizin halleri olur bir bakıma.

Bu bölümde çıkarılan oyunda çoban, yoksul ve saf Musa’nın aile içi ilişkilerini, Almanya için nasıl umutlandığını, nasıl  kandırıldığını,  geride eşini ve oğlunu nasıl bıraktığını görürüz. Buram buram memleket ve gelenek kokan bu bölümün sonunda oyuncuların soluklanmasını ister Yiğitbaşı ve çorbanın iyileştirici, şifa buldurucu çatısına çağırır yarenleri:           

Var git Yiğitoğlan. Yengen komşuda. Gelsin de bir çorba kosun ateşe. (…)Biliyon mu Musa çorba iyi gelecek hepimize.Iscak ıscak içelim de gücümüz kuvvetimiz olsun Alamanya hallerini anmaya.”

***

İşte böyledir çorba geleneği. İyileştirici, birleştirici, şifa buldurucudur. Güç ve  kuvvet  toplatır insana. Hastaya, yardıma muhtaç insana, üşüyene, ilgi ve paylaşmak isteyene hep çorba yapılmaz mı? Hani, biraz irdeleyecek olsak aşurede bir tür çorba değil mi?

Eskiler her çorbanın bir hikayesi var derler ,doğrudur. Ezo Gelin, Düğün, Yayla çorbaları… Karadeniz’de Kara Lahana Çorbası… Her biri ayrı bir hikaye, her biri ayrı bir tat, her biri ayrı bir ritüel.

Anadolu’nun her yerine gittim, karış karış dolaştım. Tiyatro ile çıktığım her turnede, oyun sonrası  sabah kadar ışıkları açık olan  çorbacılarda aldım soluğu. Çorbanın şifa verici öykülerini ustalarından dinledim, etkilendim.

Onun için bizdeki çorba geleneği ilginçtir. Çok kültürlü olmanın getirdiği zenginlik çorbaya ,çorba çeşitlerine de yansımıştır. Özellikle yöresel lezzetlerde unlu çorbalarda sebzeler, sebzeli çorbalarda tahıl ürünleri, taneli çorbalarda da un ve sebzelerin kullanıldığını hemen hemen her sofrada gördüm, tattım. Çorbada yoğurt ve sütün önemli bir yer sahip olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Onun için birlikteliğin, dayanışmanın, et ve tırnak gibi iç içe geçmenin bir simgesidir çorba.

***

Bilgesu Erenus Misafir oyununda çorbanın bu önemine vurgu yaparken, Musa’nın acılarla dolu Almanya serüvenine de vurgu yapar. Musa bir koyun sürüsü gibi vagonlara dolduran diğer yurttaşlarla varır Almanya’ya. Umut doludur. Öyle ya, Alman dediğinde insan değil midir?

Ama evdeki hesap çarşıya uymaz.  Ağır çalışma koşullarında torna makinelerine parmaklarını kaptırır Musa. İşinden olur. Daha düşük ücretlerle en pis işlerde çalışmaya başlar. İçinde yaşadığı topluma yabancılaştıkça sorunları daha da büyür ve bir böcek gibi kabuğuna çekilir. Eşi yanına gelmesine rağmen mutsuzdur, umutsuzdur. Memlekette bıraktığı Yiğitoğlan içinde derin sızıdır. Almanya’da doğan Kamer  ve Zülüf ile bağları tamamen kopar. Yabancı düşmanlığı giderek artmaktadır ve Kamer’i böyle bir saldırıda kaybeder Musa.

Bir zamanlar sevinçlerini nakşettiği keçeye acılarını işlemekte olan Musa için geri dönüş kaçınılmazdır. Geri döndüğünde çarkı felek tamamlar döngüsünü… O artık kendi memleketinde de yabancıdır, istenmeyendir.

Musa’nın son sözleri  “ Artık bu dünyada yerimiz kalmamıştır bizim”  olur. Oyun bitmiş, herkes yaren evinin ortamında hatalarıyla yüzleşmiştir. Musa’nın yok oluşuna, gidişine izin vermez Yiğitbaşı. Onu tekrar sıra evine dahil eder  ve ünler:

“Yiğitbaşı         Hele davranın yarenler! Dilsiz oyununa çıkılacak birlikte. Dilsiz oyununun kuralı: Ben ne der isem, ne işler  isem tekrarlayacaksınız sizde. Bakalım yarenlerimiz bügün de bağlı mı nizama, intizama. Ey ahali kim biliyor, kim misafir kim değildir bu dünyada?

Yarenler          Ey ahali kim biliyor, kim misafir kim değildir bu dünyada?”

***

Bir lezzet düşünün ki , hayat gibi olsun. Ezası da sefası da içinde bulunsun. Neşeyi, şifayı, hüznü, vefayı, dostluğu, bağlılığı barındırsın. Her yudumunda bunu  hatırlatsın. Onun için bir çorba koyun ateşe. İster taneli, ister unlu, ister sebzeli çorbalardan. Şifa niyetine için içebildiğiniz kadar. Ama unutmayın, her çorba bir hikayeyi, bir insanı barındırır içinde.

Unutmayın olur mu?